Öyleyse burada, analistin o meşhur arzusunun işleviyle mi karşı karşıyayız: Düşünce ve tarih alanında hiçbir şey önceden haber vermeksizin ortaya çıkmadığına göre, bu akozmik yüzeyde kimi figürleri kesip çıkarmayı bilen kişi olmak [...]?Lacan, Seminar XII1
Bu metinde Lacancı psikanalizin alametifarikalarından birisi olan seans kesme kavramından ve bu kavramın analistin arzusuyla olan ilişkisinden bahsedeceğim. Bu önemli bir konu çünkü birçok kişi için şok etkisi yaratan bir durum. Nasıl olur da bir seansın süresi en baştan itibaren belli olmaz? Nasıl olur da 45 ya da 50 dakikalık seanslar yerine süresi belirsiz ve genelde daha kısa seanslar klinik pratiğin bir parçası olabilir?
Hem post-Freudyen anlayışa hem de satın aldığımız hizmetlerin ne kadar süreceğini bilmeye yüreklendirildiğimiz kapitalist söyleme karşıt bir şey söz konusu burada. Hepsi olmasa da bazı danışanlar henüz randevu almak için aradıkları ilk telefon görüşmesinde bile seans ücretinin hemen ardından seansın ne kadar sürdüğünü öğrenmek istiyor. Bunu bilmek istemeleri çok anlaşılır bir durum. Yani çağımızın ruhuna ve ülkemizde oldukça baskın olan bir terapötik çerçeveye uymayan bir şey var burada. Lacancı psikanalize aşina olmayan ya da yeni yeni aşina olmaya başlamış kişilerin en çok merak ettikleri ve mantığını anlayamadıkları noktalardan birisi bu konu.
Bu konuyu ele almamın bir diğer nedeni ise bu uygulamanın teorik arka planını ve klinikte nasıl kullanıldığını bir parça da olsa sizlere göstermek. Tahmin edebileceğiniz üzere bu müdahalenin bir mantığı var; hem teorik olarak hem de pratik olarak. Aslında esas mesele seansın değişken süreli olması ya da kısa süreli olması değil; esas nokta seansın belirli bir anda kesilmesi. Dolayısıyla seansı kesmek bir işleve sahip ve genelde kesme (cut) kavramı işlev (function) sözcüğüyle birlikte kullanılan bir kavram: yani kesme işlevi (function of the cut) olarak. Sizlere bir miktar öznenin Ötekiyle ilişkisinde ortaya çıkışında bu "kesme" dediğimiz şeyin nasıl bir işleve sahip olduğunu anlatacağım ki analitik pratikte seansı belli bir anda kesmenin arkasında yatan mantığı sizlere bir miktar gösterebileyim.
Yabancılaşma
Lacan 11. Seminer'de öznelliğin, dilin kesme işlevinin bir sonucu olarak inşa edildiğini söyler.2 Lacan açısından öznenin ortaya çıkışı öncelikle varlığa dair bir yabancılaşmayı, sonrasında ise Öteki'nden ayrılmayı gerektirir. Ve dilin kesme işlevi dediğimiz şey bu iki operasyondan da, yani hem yabancılaşmadan hem de ayrılmadan sorumludur. Peki, ama tüm bunlar ne anlama geliyor?
Lacan'ın en büyük çabalarından birisinin şunu göstermeye çalışmak olduğunu düşünüyorum: Eğer bir özne serbestçe konuşarak iyileşebiliyorsa, dil aracılığıyla semptomlarında ve öznel konumunda bir değişim mümkün hale gelebiliyorsa, kastrasyonla, eksikle, Ötekiyle ilişkisi dönüşebiliyorsa, öznenin ortaya çıkışında dilin istisnai bir rolü olmalı. Kastrasyon ve eksik gibi öznenin hikayesine geriye dönük bir bakış atarak anlaşılması mümkün olan kavramların da dille yakînen bir bağlantısı olmalı. Freud bize Psikanalize Giriş Dersleri'nin3 ilk bölümlerinde psikanalitik tedavide söz konusu olan şeyin yalnızca hasta ile analist arasındaki sözcük alışverişi olduğunu söylemiş, Lacan da Tedavinin Yönü ve Yönetimi4 metninde psikanalizin tek aracının analizanın konuşması olduğunu belirtmişti. Eğer bunları kabul ediyorsak şu soruyu gündeme almak gerekli: Neden öyle olsun ki?
Freud'a göre gelişim kendiliğinden gerçekleşmez. Tatminde ortaya çıkan birincil bir eksik söz konusudur ve gelişimi harekete geçiren de bu birincil eksiktir.5 Lacan Freud'daki bu noktayı alır ve ileriye taşır. Özne haline gelmek bir süreçtir, özne en baştan itibaren orada değildir ve ortaya çıkması da garanti değildir. En baştaki bu varlık, söz konusu biyolojik oluşum, Ötekiyle olan ilişkisinde bir özne haline gelir. Bu süreçte istisnai pay dildedir çünkü Ötekiyle ilişkilenmemizin kompleks yapısının nedeni dildir. Öteki ile karşılaşan bebek dile maruz kalır: Öteki, bebeğin ağlamalarına ve davranışlarına karşılık verirken bunları adlandırır, bunlara çeşitli atıflarda bulunur. Bu alışverişte bebek, özne olabilmek için gösterenleri kullanması gerektiğini fark eder: yani daha basit bir ifadeyle sözcükleri.
Ama burada şu ayrım çok önemli: Bebek bu sözcükleri hem duymaya hem de kullanmaya başladığında bunlar anlamlarından büyük ölçüde bağımsızdır. Gösteren ile, yani ağzımızdan çıkan seslerle bu seslerin anlamı arasında sabit bir ilişkiden bahsetmek mümkün değildir. Bir gösteren farklı bağlamlarda farklı anlamlara gelebilir. Bebek için sözcükler birtakım sessel/fonetik oluşumlardır ve anlamlarından ziyade Ötekinden aldıkları tepkilerle ilişkili olarak kullanılır. Yani önce anlam, sonra gösteren yoktur; önce gösteren vardır ve sonra söz konusu gösterenin farklı bağlamlarda kazandığı farklı anlamlar vardır. Dilin bu boyutu bilinçdışının koşuludur. Dil sabit anlamlı göstergeler sistemi değildir, sözcükler farklı anlamlara gelebilir.
Öznenin dilin kesme işleviyle karşılaştığı ilk an ayna evresidir. Lacan her ne kadar en başlarda ayna evresini dil öncesi dönemle ilişkili ve salt imgeyle ilişkili olarak ele almışsa da öğretisinin ilerleyen dönemlerinde, yani I. Seminer itibariyle6 ayna evresinde ortaya çıkan bütünlüklü imgenin tanınmasının ve söz konusu imgeyle özdeşleşmenin, bu imgeyi üstlenmenin dilden bağımsız düşünülemeyeceğini söylemiştir. Dolayısıyla Lacan'a göre dil öncesi diye bir şeyden bahsetmek mümkün değildir: Evet, insanların konuşmadıkları bir dönem vardır fakat bu durum onları dilin etkilerinden azade kılmaz.
Peki ayna evresinde ne olur? Varlık bir tür yabancılaşmaya maruz kalır, ben/ego diye bir oluşum ortaya çıkar ve bebek dilin kesme işleviyle ilk kez burada karşılaşır: ben ve öteki arasında bir ayrım, ben ve dünya arasında bir ayrım ortaya çıkar. Bir anlamda dil, bazen dikkatli bir şekilde bazen daha dikkatsiz bir şekilde onu dünyanın içinden kesip çıkarır. Yine dünyayla ilişki içindedir ama bir miktar ayrık bir şekilde. Dilin dolayımından geçen imgeyle olan özdeşleşme geçici ve yanıltıcı da olsa bebeğin kendisini tam ve bütün bir ego olarak algılamasına yol açar. Bebek için artık kendisi ve dünya vardır, ben ve öteki vardır. Bu süreç ise öznenin dille olan ilişkisinde belirlenir.
Ayna evresinde bir tür yabancılaşmanın ortaya çıktığını söyledik. Verhaeghe'nin belirttiği üzere yabancılaşma, psikanaliz haricinde genellikle dış dünyanın bireyin gelişimi üzerindeki olumsuz etkisine işaret eden bir kavramdır:7 J. J. Rousseau için kentleşmiş modern uygarlık, filozof Feuerbach için din, Karl Marx için kapitalizm. Tüm bu düşünürlerdeki ortak payda ise şudur: bireyin gerçekte kendisine ait olmayan bir kimliği üstlenmesi.
Özdeşleşmenin Ötesi
Freud tarafından ise bu kavram daha olumlu bir şekilde ve farklı bir isimle tanımlanır: özdeşleşme. Bir bebek, ebeveynleri ve onun için önemli ötekiler tarafından sunulan imgeler ve gösterenlerle özdeşleştiği için bir insan çocuğu haline gelir. Özdeşleşmeler gereklidir ve özdeşleşme olasılığı olmayan bir sosyal bağlamın dışında büyüyen bir çocuk insan haline gelemez. İşte bu yabancılaşma operasyonudur ve Lacan öznenin bir ana-gösterenle, efendi gösterenle (S₁)8 özdeşleştiğini söyler: Bu bir anlamda Ötekinin bir parçasıyla olan özdeşleşmedir ve Ötekinin dünyasına giriştir. Ötekinden gelen bir gösterenle özdeşleşilir ki Ötekiyle ilişkilenilebilsin. Bu noktaya kadar çizdiğimiz resim tümüyle Ötekine tabi, Ötekini referans alan bir tür öznellik olsa da bir tür ayrım işin içine girmiştir. Dilin kesme işlevi dediğimiz işlev budur: Dil, varlığı kendisine yabancılaştırır ve Ötekini tanır hale getirir. Artık tüm dünya söz konusu varlıktan müteşekkil değildir: o vardır ve ayrıca ö/Öteki vardır. Burada bir tür kesip çıkarma işlemi söz konusudur.
Peki öznelliğin inşası için son nokta bu mudur? Bu yeterli midir? Hayır! Dilin sunduğu imkanlar geniş ve çeşitlidir. Bazı öznelere Ötekine tümüyle tabi olmak yetmez, Ötekinin belirlediği ve tümüyle yabancılaşmış bir varlık olmak onları "kesmez". O daha fazlasının peşindedir. Çünkü söz konusu bu kişiler Ötekinin ne istediğinden bir türlü emin olamazlar (ki biz bu insanlara nevrotik diyoruz). Evet, bir ana-gösterenle, Ötekinden direkt olarak aldığı bir özellikle, bir kimlikle özdeşleşmiştir ama Öteki hala başka şeylerle ilgileniyor gibidir. Onun varlığı Ötekinin tüm isteklerini karşılamıyor gibidir, Ötekinin gözü hala dışarıdadır. Öyleyse şu soru gündeme gelir: Bu kadın ya da bu adam ne istiyor? Ne yapmalıyım ki tüm dikkati, tüm arzusu bende kalabilsin?
Aslında bu soru, yani Öteki için ne ifade ediyorum sorusu ayrılma dediğimiz mantıksal olarak ikincil olan operasyonu mümkün kılar. Özne Ötekinden aldığı gösterenle, özdeşleştiği ana-gösterenle yetinemez çünkü Ötekinin arzusu tümüyle onu hedeflemiyordur. Bu yüzden özne bu arzuyu anlamlandırma çabasına girer: Öteki beni istemiyorsa neyi istiyor? Onun arzusunun yöneldiği bu diğer şey ya da şeyler ne? İşte bu söz konusu özneyi ana-gösteren haricindeki diğer gösterenlere yöneltir. Kendisinin Öteki için ne ifade ettiğini, özdeşleştiği bu ana-göstereni anlamlandırmaya çabalar ve bunun ancak diğer gösterenlere doğru ilerleyerek yapabilir.
Bu operasyon geriye bir kalıntı bırakır çünkü dil tüm anlamı vermeye muktedir değildir. Detaylarına girmeyeceğim fakat bu kalıntının adı a nesnesidir; özneden kesilip çıkartılan, özneyi bölen bir nesne söz konusudur burada. Bu aslında kastrasyonun da bir anlatımıdır: Özne kendi varlığına dair geri döndürülmesi mümkün olmayan bir kayıpla karşı karşıya gelmiştir ve aslında onu Ötekine tümüyle tabi bir özne olmaktan alıkoyan, onu Ötekine karşı koruyan şey de tam olarak budur: Kastrasyon ona tümüyle Ötekinin çizmediği birtakım yolların varlığını gösterir, özneye kendi arzusunu ortaya çıkarabileceği bir boşluk, bir alan sunar. Kastrasyon da direkt olarak kesmeye atıfta bulunan bir kavramdır. Bu sözcük Latince castrare, yani "kesmek, özellikle organ kesmek" fiilinden + tion son ekiyle türetilmiştir.
Fort-Da
Lacan XI. Seminer'de Freud'un Haz İlkesinin Ötesinde9 metninde ortaya koyduğu bir durumla ilgilenir. Freud annesi tarafından yalnız bırakılan torununun bir oyununu gözlemler. Bu oyunda Freud'un torunu iplikle sarılı bir makarayı yatağının kenarına atar ve Almancada gitti manasına gelen Fort sözcüğüne benzer bir ses çıkarır. Sonra makarayı iple geri çeker ve makaranın tekrar ortaya çıkmasını Da sesiyle, yani "işte, orada" anlamına gelen bir sesle karşılar ve bunu yaparken de sevinçle dolu görünmektedir. Freud çocuğun amaçladığı şeyin annesinin gidip gelmelerini ele almak olduğunu ve bu oyun aracılığıyla bu travmatik deneyimin üzerinde, yani annesinin kendisinden uzaklaşması, ayrılması üzerinde kontrol sahibi olmayı amaçladığını söyler.
Lacan'a göre bu ikincil öneme sahiptir! Aslında burada söz konusu olan şey dilin kesme işlevinin çalışıyor olmasıdır. Çocuk annesinin gidiş gelişlerini fonetik olarak bir sıraya sokar. Makarayı attığında "ooo", makarayı kendine doğru çektiğinde ise "da" der. Aslında çocuk burada karşıtlık içeren bir gösteren çifti kurar, bir gösterenden öteki gösterene giderek şunu sorgular: Ben burada dururken bu kadın nereye gidiyor? "Ooo" ve "da" gösterenleri annenin gidiş gelişlerinin nedenine dair bir sorgulamanın bir gösteren çifti aracılığıyla yapılmasıdır. Çocuk gitti deyip durmaz, ya da geldi deyip konuyu kapatmaz. O bir sorgulama içindedir. Bu sahnenin önemi çocuğun bir gösterenler zinciri kurma yoluyla, karşıtlık içeren bir zincir kurma yoluyla kendisinden önce halihazırda var olan dili kullanmaya başlamasından gelir. Ve çocuk bir gösterenden öteki gösterene giderek, kendi öznelliğine dair bir soru ortaya koyar: Ben Öteki için ne ifade ediyorum? Öteki benim haricimde neyi arzuluyor?
İşte Lacan ayrılmayı bu şekilde tanımlar: Özne artık Ötekiyle ilişki içinde ama ona yabancılaşma sürecinde olduğu gibi tümüyle tabi olmayan bir konuma gelir. Ötekinin arzusuna dair sorular aracılığıyla kendi arzusunu inşa etmeye başlar. İşte bir analizde analistin arzusu bu gösterenler arasında bir soru olarak ortaya çıkan özneye işaret etmek, bu gösterenler zincirini kesmek, bölmek, parçalamaktır.
Farklı Bir Zamansallık
Ayrılmayla ilgili mantıksal olarak ikincil anda ortaya çıkar dediğimi fark etmişsinizdir, bunu öylesine söylemedim. Tüm bu operasyonlar kronolojik zamandan bağımsızdır, mantıksal bir zamansallıkla ilerler. Çünkü Freud Rüyaların Yorumu10 kitabının "Rüyaların İşlevi" alt başlığında şöyle der: "Bilinçdışında hiçbir şey sona erdirilemez, hiçbir şey geçmiş ya da unutulmuş değildir." 1915 yılında kaleme aldığı Bilinçdışı11 metninde ise daha açıktır: "Bilinçdışı süreçler zamansızdır, zamansal olarak düzenlenmemişlerdir. Zamanla değişmezler, hatta zamana hiçbir atıfta bulunmazlar. Zamana dair atıf bilinç sistemiyle bağlantılıdır."
Zamansallıkla ilgili bir diğer ilginç atfı ise Kurt Adam vakasında12 bulmak mümkündür. Bu metinde Freud Kurt Adam'la yapılan çalışmanın ilk yılında hiçbir ilerleme olmadığını söyler ve analisti -tıpkı bilinçdışının yaptığı gibi- zamanı hesaba katmamaya teşvik eder. Ve sonradan etki kavramı13 sayesinde bildiğimiz bir şey var ki sonradan olan bir olay zamansal olarak önceden gerçekleşmiş başka bir olayın nedeni olabilir.
Örneğin bir adam bir köprüden geçer ve daha sonra o bölgenin yüksek sismik risk taşıdığını ve yıllar önce aynı köprünün çöktüğünü okur fakat bu bilgi onu pek rahatsız etmez. Yıllar sonra bir evin deprem nedeniyle yıkıldığını görür ve daha sonra köprüden geçmekle ilgili bir fobi ortaya çıkar: Köprülerin yıkılacağından korktuğu için artık köprülerden geçemez. Fobinin simgesel yorumlarını bir kenara bırakırsak ve vakayı basitleştirirsek burada olan şudur: ilk köprüden geçme deneyimi ancak sonraki olayla birlikte bir fobiye dönüşür. Depremde yıkılan ev geçtiği köprülerin çökeceğine dair fobinin nedeni haline gelmiştir. Burada söz konusu olan köprüyle ilgili okuduğu metnin değişmesi değildir ya da o anda yaşadığı deneyimin değişmesi değildir; bu yaşanmıştır ve geçmiştir. Söz konusu olan şey sonradan gerçekleşen bir olayın önceki olayın gücünde ortaya çıkardığı bir değişikliktir. Bu vakada bilinçdışı bir yorumda bulunmuştur.
Sonuç olarak bilinçdışı kronolojik bir sistemle ilerlemez, eğer öyle olsaydı her şey yerli yerinde olurdu ve şimdi ve burada konuştuğumuz şeyler geçmiş üzerinde bir etki yaratmazdı. Dolayısıyla bilinçdışında alışık olmadığımız bir zamansallık bulunmaktadır, saatlerle, kronolojik olanla ilgili değildir. Lacan bilinçdışının bir nabız atışı işlediğini, sürekli olarak ortada olmadığını, bir görünüp bir kaybolduğunu söylerken bunu buradaki zamansallığa vurguyla söyler. Bilmiyorum farkında mısınız Freud'un oldukça farklı bir okuması var burada: dil öncesi olduğu farzedilen anne-çocuk ilişkisiyle uğraşan, öznenin birtakım yaşlarda çeşitli kronolojik aşamalardan geçtiğini iddia eden bir yaklaşımdan hayli uzak.
Sürpriz Etkisi
Öyleyse seans sırasında analist analizanın hikayesiyle ilgili daha fazla anlam üretmeye çabalamaktansa bilinçdışının ortaya çıktığı anları kovalamalıdır. Çünkü Öteki olarak analistten gelen her bir anlamsal müdahale farklı bir ana-gösteren etkisi yapabilir ve özneyi tekrar tekrar yabancılaşmanın etkisi altına sokabilir. Oysa analizde amaç özneyi bir yabancılaşmadan diğerine, bir özdeşleşmeden diğerine sürüklemek değildir, analiz ayrılma yönünde hareket etmelidir. Bir gösterenden diğerine giderken ortaya çıkan aksamalarla, sürçmelerle, çağrışımlarla, kesintilerle, kopuşlarla ilgilenmelidir ve bunları yakaladığı anlarda, belki her zaman değil ama belli anlarda analizanın sözünü kesmeli bazen de seansı tümüyle kesmelidir ki iki seans arasında bilinçdışı çalışır bir halde kalabilsin. İki gösteren arasında beliren bilinçdışının öznesi analizde aktif bir rol oynayabilsin.
Lacan bu yüzden sürpriz öğesine de güçlü bir vurgu yapar: Çünkü aslında bilinçdışı oluşumların hemen hemen hepsi özneyi şaşırtır. Bir analizana dilinin sürçtüğünü söylediğinizde ve bunun neden o anda ve o sözcükte gerçekleştiğini sorduğunuzda çoğu zaman şaşırır. Rüyalarıyla ilgili ilginç bir noktayı öne çıkardığınızda ya da ona rüya üzerine aklına ne gelirse söylemesi gerektiğini aktardığınızda çağrışımların onu götürdüğü yerler onda bir sürpriz etkisi oluşturur. Sakarlıklar, şakalar ve bazen de semptomlar… Bu nereden çıktı, bana bu neden oluyor soruları en sık duyduğumuz ifadelerdir. Lacan iyi bir yorumun ya da etkili bir analitik müdahalenin bu sürpriz boyutunu taşıması gerektiğini ve bir miktar gizem içermesi gerektiğini söyler. Lacan'a göre yorum anlaşılması için değil öznede dalgalar yaratması için yapılır.
Seansı bu anlarda kesmek analizanı kendi bilinçdışını kontrol etmeye çalışan bir ego olarak değil bilinçdışı üzerinde operasyonlar yapabilecek özne olarak kalmasını sağlar. İşte analistin arzusunun işlevi budur: Analizandaki öznel boyuta hitap etmek, onun bilinçli fikirleriyle, kendisi ve dünyayla ilgili teorileriyle değil onun elinden kaçanla, söyleminin kesintili noktalarıyla ilgilenmektir. Bu yüzden Lacan analistin arzusunun işlevinin kesmeyi bilmek olduğunu söyler!
Psikozda Kesme İşlevi
Peki dilin kesme işlevi düzgün işlemediğinde ne olur? Bunu özellikle otizm ve psikoz vakalarında görmek mümkündür. Otizmde yabancılaşma sürecinde ortaya çıkan sorunlar onların Ötekine yönelmesi ve dili kullanabilmeleriyle ilgili ciddi güçlükler ortaya çıkartır. Ötekinin arzusu onlara hemen hemen hiç işlemez, Ötekiler onun ilgisini çekmez, bir tür kayıtsızlık söz konusudur.
Şizofrenide ise ayna evresinde ve yabancılaşma sürecinde ortaya çıkan sorunlar söz konusu özneyi bitmek bilmez bir kimlik krizine sokar: Ne bedenini ne de sosyal olarak varlığını dünyada konumlandıramaz, beden imgesinin bütünleşememesi hipokondriyak yakınmalara, bir tür ana-gösterenle özdeşleşememesi ise bir kimlik inşa etme sürecinde çeşitli sorunlara yol açar: Bir cinsel kimlikten diğerine, bir ideolojiden diğerine, bir siyasal partiden diğerine, bir işten diğerine bir partnerden diğerine savrulur durur.
Yabancılaşma sürecini tamamlamış fakat ayrılma sürecinin eksik olduğu yapı ise paranoyadır. Paranoyada özne ne olduğunu tam anlamıyla bilir: O mehdidir, dünyanın merkezindedir, onun olmadığı hiçbir şeyin bir anlamı ve değeri yoktur. Aynı zamanda Ötekinin de ne istediğini tam olarak bilir: Öteki ona zulmetmek istiyordur ya da Öteki onu istiyordur ya da Öteki onun kötülüğünü istiyordur vs.
Dilin kesme işlevinin düzgün çalışmadığı psikozda kesmeyle ilgili çok ilginç bir fenomen söz konusudur: Kendi bedenini kesme! Dilin tahliye edemediği jouissance bazen bu öznelerin kendi bedenlerini kelimenin düz anlamıyla kesmeleriyle sonuçlanır. Özellikle şizofrenide beden kaotik bir oluşum olarak deneyimlenebilir; bedenin içinde önü kesilememiş bir fazlalık söz konusudur. Yani kesme işlevinin olmadığı bu yapıda kesme gerçeklik içinde deneyimlenebilir. Bu yüzden psikotik öznelerle çalışırken de seansı kesmek oldukça önemli bir işleve sahiptir. Bu anlam karmaşasını, gösterenlerin sınırsız bir şekilde sıralanmasını, bedendeki jouissance'ı, söz konusu fazlalığı kesmek çoğu zaman sürdürmekten yeğdir. Seansın belirli bir anda kesilmesi psikotik öznede eksik kalan dilin kesme işlevinin ikamesidir fakat oldukça dikkatli uygulanması kaydıyla.
Sonuç
Sonuç olarak Lacancı anlamdaki seans kesme sadece öznede merak uyandırma ya da söylenen bir sözün önemini vurgulamaktan ibaret değildir. Öznenin ortaya çıkışı çeşitli kesme anlarıyla, dilin varlıkta yaptığı kesme operasyonlarıyla ilgilidir ve bilinçdışının öznesiyle ilgilenmek bu mantıksal uğrakları tekrar tekrar ziyaret etmeyi gerektirir. Özneyi yabancılaşmanın ve ayrılmanın sınırlarına tekrar tekrar götürmek ve kastrasyonla olan ilişkisini ele almasını sağlamak için oldukça güçlü bir araçtır. Lacan 45 ya da 50 dakikanın konformizmine sığınmaz, bilinçdışının ve bilinçdışının öznesinin bu kesme anlarında ortaya çıktığını bildiği için özneyi bu uğraklarla tekrar karşılaştırır.
Seanslardaki bu kesme anı Lacancı psikanaliz teorisinin ayrılmaz bir parçasıdır çünkü belirttiğim üzere özne kendiliğinden, kronolojik ve doğal olarak gelişen bir fail değildir: Özne Ötekiyle olan diyalektik ilişkide ortaya çıkar ve öznenin analizde görünür olmasından sorumlu olan analisttir. Arkaya yaslanıp dinlemek yeterli değildir. Analist bu kesme anlarını o spesifik arzuyla, analistin arzusuyla yaratır ve bu işlevi öznenin ruhsallığına dahil eder. Analistin arzusu mutlak farkı, kesme anlarında zuhur eden o eşsiz oluşumu hedefler. Seans kesme analiste anlam üretmenin ötesinde bir müdahale imkânı tanır, özne özdeşleşebileceği yeni gösterenlerle karşılaşmaktansa kendi gösterenleriyle baş başa kalır ve bir anlamda bunlarla ne yapacağına dair bir karar anıyla, sonuçlandırma anıyla yüz yüze gelir.
Kaynakça
- [1]Jacques Lacan, Seminer XII: Crucial Problems for Psychoanalysis (1964–1965), yayımlanmamış seminer; 19 Mayıs 1965 oturumu.
- [2]Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı: Seminer XI, çev. Nilüfer Erdem (İstanbul: Metis, 2013), 218.
- [3]Sigmund Freud, Psikanalize Giriş Dersleri, çev. Selçuk Budak (Ankara: Öteki Yayınevi, 2017).
- [4]Jacques Lacan, "The Direction of the Treatment and the Principles of Its Power," Écrits: The First Complete Edition in English, çev. Bruce Fink (New York: W. W. Norton, 2006), 489–542.
- [5]Bu fikrin Freud'daki klasik kaynakları için bk. Sigmund Freud, Cinsellik Üzerine, çev. Emre Kapkın (İstanbul: Payel Yayınları, 2006), III. Deneme, "Cinsel Nesnenin Bulunması" bölümü; ayrıca Düşlerin Yorumu, II. cilt, çev. Emre Kapkın (İstanbul: Payel Yayınları, 1992), VII. Bölüm'deki tatmin yaşantısı (Befriedigungserlebnis) tartışması.
- [6]Jacques Lacan, Freud'un Teknik Yazıları: Seminer Kitap 1 (1953–1954), yay. haz. Jacques-Alain Miller, çev. Ceylin Özcan (İstanbul: Encore Yayınları, 2024).
- [7]Paul Verhaeghe, "Lacan's Answer to Alienation: Separation," Crisis and Critique, April 2019.
- [8]S₁ (ana-gösteren) kavramı için bkz. Jacques Lacan, The Other Side of Psychoanalysis: The Seminar of Jacques Lacan, Book XVII, ed. Jacques-Alain Miller, çev. Russell Grigg (New York: W. W. Norton, 2007).
- [9]Sigmund Freud, Haz İlkesinin Ötesinde – Ben ve İd, çev. Ali Babaoğlu (İstanbul: Metis, 2016); Fort-Da oyununun anlatımı için bkz. 14–17. Lacan'ın yorumu için Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Bölüm 5 ("Tuché ve Automaton").
- [10]Sigmund Freud, Düşlerin Yorumu, çev. Emre Kapkın (İstanbul: Payel Yayınları, 1996); alıntı için bkz. "Rüyaların İşlevi" bölümü.
- [11]Sigmund Freud, "The Unconscious," çev. James Strachey, The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, c. 14 (Londra: Hogarth Press, 1957), 159–215; bilinçdışı süreçlerin zamansızlığı için bkz. 187.
- [12]Sigmund Freud, "From the History of an Infantile Neurosis" (Wolf Man), çev. James Strachey, The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, c. 17 (Londra: Hogarth Press, 1955), 1–122.
- [13]Nachträglichkeit (deferred action / afterwardsness; sonradan etki). Lacan'ın bu kavramı yeniden işleyişi için bkz. Jacques Lacan, "The Function and Field of Speech and Language in Psychoanalysis" (1953), Écrits, çev. Bruce Fink (New York: W. W. Norton, 2006).