Psikanalitik klinik, öncesinde aşina olmadığı bir “davetsiz misafirle” karşı karşıyadır. Analizanın seans odasına getirdiği rüyalar, semptomlar ve diğer bilinçdışı oluşumlar, en azından bazı vakalarda artık saf haliyle bir ilk anlatı değildir. Bugün giderek daha sık karşılaşılan durum şudur: Analizanlar rüyalarını, dil sürçmelerini, duygularını ya da semptomlarını seans odasına getirmeden önce yapay zekâ ile konuşmakta; onun sunduğu açıklamalar, yorumlar ve yönlendirmeler seansta öznenin kendi çağrışımlarıyla iç içe geçmektedir. Bu anlamda yapay zekâ, psikanalitik çalışmada bir nevi üçüncü olarak yerini almaya başlamıştır ve bu durum, klinisyenlerin hesaba katması gereken yeni bir bağlam yaratmaktadır.

Ama bu noktayı tespit edip hesaba katmakla yetinemeyiz. Dikkatimizi, yapay zekânın psikanalizle ilgili neler söyleyebileceğinden uzaklaştırıp psikanalizin yapay zekâ hakkında ne söyleyebileceği sorusuna yöneltmek gerekir. Yapay zekânın insanın yerini alıp alamayacağı ya da insan deneyimini üretip üretemeyeceği gibi daha genel soruların ötesinde, psikanaliz açısından esas mesele budur. Yapay zekânın bir bilinçdışına, arzuya, semptoma sahip olması mümkün müdür? Ve bununla bağlantılı olarak, belirli koşullar altında bu oluşumları yorumlayabilen, aktarım ilişkisi kurulabilen bir psikanalist olarak işlev görebilir mi? Henüz bir bedene sahip olmayan yapay zekâ jouissance'a dair ne bilebilir? Ya da daha yalın bir ifadeyle, yapay zekâ keyif alır mı?

En basit haliyle insana özgü paradoksal bir haz olarak tanımlayabileceğimiz jouissance'a ilişkin bu son soru, bir dil modeli olan ve bedene sahip olmayan yapay zekâyı psikanalitik açıdan ele almak için ilginç olabilir. Gösterenleri birbirine bağlayarak zincirler üreten bu bedensiz dil modelini anlamak adına, Lacan'ın öğretisine başvurmak yerinde olacaktır. Bunu yapmak içinse özellikle öğretisinin ilk başlarında bir tür karşıtlık içinde ele aldığı ancak sonraki seminerlerinde bu karşıtlığın diyalektik bir birlikteliğe dönüştüğü iki kavrama odaklanacağım: dil ve jouissance.