Günümüzde Efendiler: Politika ve Klinik
- Oğuzhan Nacak
- 12 Şub
- 10 dakikada okunur
Efendiler hâlâ yaşıyor mu? Yoksa içinde bulunduğumuz tekno-kapitalist çağda efendi, artık bir “kişi” olmaktan çıkıp bir “düzenek”e mi dönüştü? Algoritmalar, metrikler, performans grafikleri, trendler, piyasa, bilimsel veri gibi adlar altında mı cisimleşiyor? Bu metinde efendi söyleminin nasıl işlediği ve günümüzde büründüğü biçimler klinik ve politik bağlamlar eşliğinde ele alınacaktır.
Ana-Gösteren (S1) ve Zorunlu Seçim
Lacan’a göre öznellik, efendi söylemi (master discourse) içerisinde kurulur. Biyolojik varlık Ötekinden gelen dilin bir unsuruyla, ilk gösterenle, bir efendi/ana-gösterenle (master signifier) karşılaşır ve bu karşılaşma birtakım sonuçlar doğurur. Varlık kendine yabancılaşarak gösterenin tahakkümü altına girer. Yani artık kendisiyle özdeş olmayan, Ötekiyle bir şekilde ilişkilenmiş ve kendisinden başka bir şeyle, dilsel bir terimle temsil edilen bir varlık söz konusudur.
Lacan 11. Seminer’de bu konuyla ilgili anlaşılması oldukça kolay ve hoş bir örnek verir (1998, s. 246). Yolda giderken bir hırsızın gelip yolunuzu kestiğini ve size şu seçeneği sunduğunu düşünün: ya paranı ya canını. Bu örnekte her ne kadar seçim var gibi görünse de aslında zorunlu olarak yapılması gereken bir seçim vardır. Çünkü parayı seçerseniz canınızdan olursunuz, dolayısıyla paranızdan da olursunuz. Burada kazanabileceğiniz tek seçim canınızı seçmek ve parayı usulca hırsıza teslim etmek olacaktır. Dolayısıyla dille ilişkilenmek toplumsal bir varlık olarak yaşamak için zorunlu koşuldur, hiç olmazsa öznelerin çok büyük bir kısmı için. İşte bu hırsızdan gelen bu ilk zorunlu seçimi ana-gösteren gibi düşünebilirsiniz. Özne, Ötekinden gelen bir gösterenle uzlaşmak ve özdeşleşmek durumundadır. Ötekiyle bir alışverişe girmek durumundadır.
Ana-gösteren ise her zaman başka gösterenlerle ilişkidedir. Bunu şöyle düşünün: Tek bir sözcükten oluşan bir dil düşünmek mümkün değildir. Bir gösterenin anlamını bulmak için daima diğer gösterenlere (Lacancı terminolojide bu S2 terimiyle ifade edilir) başvurmak durumunda kalırız. Aynı sözlüklerde olduğu gibi. Peki bu efendi/ana-gösteren kavramını nasıl daha iyi anlayabiliriz? Bu kavramın ve bu kavramla ilişkili olarak efendi söyleminin gündelik tezahürlerini nasıl düşünebiliriz? Söz konusu kavramlar bize günümüzde olan bitenleri anlamak için ne gibi imkanlar sunabilir? Bugün aslında bu sorular etrafında ilerleyerek hem klinik hem de politik alanlarla ilgili konuşacağım.
İdeoloji ve İçi Boş Gösteren
Ana-gösterenin mantığını ve işlevini anlamanın en kolay ve anlaşılabilir yolu ideolojileri ele almaktır. İdeolojiler en temelde tanımı oldukça belirsiz, kişiden kişiye değişebilen, sabit bir anlamı -Lacancı terimlerle ifade edersek sabit bir gösterileni- olmayan “içi boş gösterenlerle” kurulur ve sürdürülür. Örneğin demokrasi kavramını düşünelim: Kürt açılımı ve Ergenekon davası zamanlarında, bugünün en azılı Erdoğan düşmanları, uzun uzun demokrasi kavramını eğip bükmekle meşguldü. Yapılacak olan ve sonuçları itibariyle 15 Temmuz sürecine giden yolu hazırlayan 2011 referandumu öncesinde, ne kadar demokratik ve yenilikçi bir teklifle karşı karşıya olduğumuzu uzun uzun anlatan ve “demokratik” göstereninin içini birçok başka gösterenle doldurmaya çalışan yüzlerce yazı yazıldı. Ve aynı zamanda söz konusu açıklamaların doğru olmadığını, gerçek demokrasinin farklı bir anlama geldiğini birbirinden çok farklı gerekçelerle belirten başka yüzlerce yazı da yazıldı. Bu sıralarda Erdoğan’ın ağzından en sık dökülen gösteren ise “demokratikleşme” idi. Yani tanımı çağlar boyunca tam olarak yapılamamış spesifik bir gösterenin etrafında yürütülen bir tartışma somut olarak hepimizin hayatlarını etkiledi ve hâlâ da etkiliyor.
Bunları neden anlatıyorum: Size bir miktar ana-gösterenin yapısını gösterebilmek için. Ana-gösteren en temelde anlamsız bir gösteren olduğu için anlamı da her zaman diğer gösterenlerle olan ilişkisinde belirlenir. Ama aynı zamanda diğer gösterenlerin hepsine bir temel sağlamak suretiyle onları düzenler ve bir tür referans noktası sunarak anlamın üretilmesini sağlar. Demokrasi örneğine dönersek, bu konuda söylenen tüm sözler bu tanımı tam olarak belli olmayan kavramı referans noktası olarak alarak fikirsel bir hat sunarlar. Söz konusu diğer gösterenler rastgele bir araya gelmez, ana-gösteren tüm bu diğer gösterenlere bir referans noktası sağlar, hepsi S1’i açıklama gayesi etrafında hizalanır. Ama ne olursa olsun, ne kadar açıklama yapılırsa yapılsın, demokrasi kavramı sabit bir anlama indirgenemez. Örneğin birbirine en sert şekilde muhalefet eden iki parti lideri aynı inançla en demokratın kendisi olduğunu iddia edebilir. Ya da muhalefeti “terörle iş birliği” yapmakla suçlayan iktidar aygıtı Ötekini neyle suçluyorsa onu yapar fakat bunun adı “terörle iş birliği” değil “devlet aklı” olur (bkz. Devlet Bahçeli’nin Öcalan’la ilgili açıklamaları ve AKP-MHP tabanının ekseriyetinin tüm bu olan bitenlerde pek bir sorun görmemesi).
S1’e sabit bir anlam verme girişimi her seferinde bir başarısızlıkla sonuçlanır, tüm dünyayı hizaya sokacak bir gösteren-anlam bütünlüğü inşa etmek mümkün değildir. Bu da hangi tanıma inanacağı konusunda kafa karışıklığı yaşayan özneler doğurur. S1’le S2 arasındaki bu mesafe, bu indirgenemez boşluk öznenin tam da bu alanda zuhur etmesine olanak sağlar. Bunu anlamanın daha hoş bir yolu da şu klişeleri düşünmektir. “Gerçek İslam bu değil” ya da “Gerçek sosyalizm bu değil”. Bu klişelerin bu kadar yaygın olmasının nedeni birilerinin bu kavramların gerçek anlamlarını bilip de saklıyor olması ya da bu gerçek anlamı bilerek manipüle etmeleri değildir; bu kavramların tümüyle anlamlandırmaya direnen bir boyut taşıyor olmasıdır. Lacancı bir jargonla söyleyecek olursak: Gerçek İslam, gerçek sosyalizm ya da gerçek demokrasi diye bir şey yoktur.
Günümüz Öznesinin Kimlik Arayışı
Bu meseleyi klinik bağlama taşırsak her bir klinisyenin sıkça karşılaştığına emin olduğum bir durumu düşünerek devam edebiliriz. Çağımızın öznesinin en temel sorunlarından birisinin kimlik krizi olduğunu söylemek mümkün. Özneler toplumsal yapının içinde özdeşleşebilecekleri bir ana-gösteren bulma konusunda ciddi bir sorun yaşıyorlar. Aslında esas sorun kaynağı, özdeşleşilebilecek ana-gösterenlerin olmaması değil, sonsuz sayıda olması gibi görünüyor. Terapiye başvuran hastaların çok büyük bir çoğunluğu bir tanımlama yapmanızı, sorunlarına bir ad vermenizi, ona bir tanı koymanızı beklemiyor mu? Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), bağımlı kişilik, kaçıngan bağlanma, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi tanımlayıcı gösterenlere sıkı sıkıya yapışan ve dünyayla olan problematik ilişkisini bu gösterenlere indirgemeye çalışan hastalarla eminim ki sadece ben karşılaşmıyorumdur.
Peki bir klinisyen olarak kendinizi hangi yönelime sahip olarak tanımlıyorsunuz? Yüzlerce terapi ekolü var ve bunlar arasında bazen küçük bazen de büyük farklar var. Genç meslektaşların yaşadıkları en ciddi sorunlardan birisinin mesleki bir kimlik edinmek ve peşinden gidebileceği bir ekol bulmak olduğunu gözlemlediğimi söylesem garipsemezsiniz diye düşünüyorum. Klinisyen adayları mesleki serüvenleri boyunca birçok farklı ekolün öğretisine maruz kalıyorlar ve bu durum onların işini kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor. Varsayalım ki psikanalizi seçtiniz. Sizce işler kolaylaşıyor mu? Belki bir miktar ama tümüyle değil. Klasik Freudcu ekol, ego psikolojisi, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi, kişilerarası psikanaliz, Lacancı psikanaliz vs. Liste uzayıp gidiyor ve hepsi de gerçek psikanalizin kendi ekolü olduğuna ve Freud’u doğru anlayan istisnai ekolün kendisininki olduğuna oldukça emin! Dolayısıyla çağımızın öznesi bir seçme ikilemiyle karşı karşıya: Hangi karar doğru? Hangi ekole mensup olunmalı? Hangi yaşam tarzına, hangi mesleki kimliğe bürünmeli? Yani çağımızın öznesi özdeşleşebileceği bir ana-gösteren bulmakta zorlanan ve bulduğunda da bu özdeşleşmeyi sürdürmekte zorlanan bir konumdadır.
Tanıdan mesleki kimliğe, politik kimlikten cinsel kimliğe kadar tüm alanları kaplayan ana-gösterenler bolluğuyla karşı karşıyayız. Kendi kimliğimizi ve durduğumuz yeri sürekli tanımlamaya, inceltmeye ve farklılaştırmaya dayalı sonu gelmez bir ayartılma içerisindeyiz. Çağımızda kimliğe dayalı politikaların ve siyasi hareketlerin bu denli yaygın olmasının nedenlerinden birisi de bu gibi görünüyor.
Efendi Kime Denir?
Ana-gösterenin hem toplumsallığın hem de öznelliğin inşası açısından önemini bir miktar aktarabildiysem, buradan hareketle şunu söylemek mümkün hale gelir: Öznellik, efendi söylemi içerisinde kurulur. Peki efendi söylemi nedir? Efendi dediğimiz fail kimdir/nedir? Ve günümüzde nasıl bir görünüme ya da görünümlere sahiptir?
Aslında bu söylem Lacan’ın Hegel’in efendi-köle diyalektiğinden esinlenerek ortaya koyduğu bir söylemdir. Efendi söyleminde fail konumunda sözünü ettiğimiz ana-gösteren yer alır. Bir kişi, bir kurum ya da bir fikir ana-gösterene hâkimdir ve diğer tüm özneleri bu ana-gösterenin etrafında hareket etmeye davet ve motive eder. (Lacan’ın söylem teorisinin detaylı bir anlatımı için: https://www.oguzhannacak.com/post/lacanc%C4%B1-s%C3%B6ylemler).
Ve efendinin efendiliği ve diğer öznelerin ona itaat etmesi bir tür çıkar ya da kâr-zarar meselesi değildir. Efendiye itaat edilir çünkü o efendidir, onun söyledikleri, söyleyen o olduğu için doğrudur, başka bir nedenden ötürü değil! Efendi, kölenin gözünde bilinçdışı bir bilgiye sahip biri olarak konumlanır ve köle, bu bilgiye erişim umuduyla efendiye bağımlı hale gelir. Bu bağımlılık, kölenin efendiye karşı duyduğu korkudan ziyade, onun içsel bir hakikatine dair efendiyle kurduğu öznel bağdan kaynaklanır. Aslında efendinin bildiği pek de bir şey yoktur, onun efendi olarak kalabilmesinin koşulu kendisine dair hakikati bilmemesidir.
İktidarının meşruiyeti sorgulanmaya kapalıdır, iktidar ona -tabiri caizse- Tanrı tarafından, aşkın bir güç tarafından bahşedilmiş gibidir. Bunun post-modern halleri de var tabii, bir şekilde onun en iyisi olduğu ve hakikati tekelinde bulundurduğu ona malum olmuştur, onun bu konuyla ilgili hiçbir soru işareti yoktur. Köleler ya da diğer özneler söz konusu efendinin ortaya koyduğu ana-gösterenin buyruğunu yerine getirmek için didinir durur. Ve bu hareketin kendisi bir bilgi açığa çıkarır ama efendi bu bilginin kendisiyle ilgilenmez, onun tek derdi iktidarını sürdürmek ve iktidar alanının sınırlarını genişletmektir. Örneğin iktidarını sürdürmek için toplumun farklı kesimleriyle geçici ittifaklar yapan ve bir ilkeden ziyade tümüyle pragmatik saiklerle hareket eden bir siyasi hareketi düşünün. Bu hareketin tek derdi vardır: iktidarını sürdürmek. Bunu yapabilmek için aynı anda hem milliyetçi hem İslamcı hem de Atatürkçü olabilir ve bunda hiçbir beis görmez. Etrafı da bu durumu rasyonalize etmek için sıraya girmiş düşünürlerle dolar.
Efendi bir anlamda etrafındaki özneleri işe koşar. Daha klasik anlamdaki bir şirket patronunu düşünün: Onun beyaz ya da mavi yakalı işçilerden beklediği şey çalışmalarıdır ve daha verimli, daha kârlı bir şekilde çalışmalarıdır. Kâr arttığı sürece spesifik olarak hangi yöntemlerin kullanıldığıyla ilgilenmez. Bu çalışmanın kendisi ise bir artı-değer üretir ve söz konusu patron bu kârın tadını çıkartır. Ama aynı zamanda da bu, söz konusu ötekinde bir huzursuzluk da üretir, bu ilişkinin sonucundan ortaya çıkan bilgi üretimi bir sorgulamaya yol açar. Ve efendinin tutarlı, kendine hâkim, bölünmemiş gibi görünen konumu sarsılır. Efendinin, ötekini üretmeye mecbur bıraktığı bilgi, eninde sonunda kendi başına bela olur.
Bu yüzden birisi sizinle bilgi paylaşmıyorsa, kendi kafasında birtakım kararlar alıp uygulamaya yönelik bitmek bilmez bir ayartı içerisindeyse, ona soru sorduğunuzda ona hakaret ediyormuşsunuz ya da onun tüm varlığını sorguluyormuşsunuz gibi algılıyorsa, en ufak bir eleştiriyi tüm varlığına yapılmış bir saldırı olarak alıyorsa bir efendiyle karşı karşıyasınız demektir. Ve, bunu bir kenara not edin, efendilerle müzakere edilmez. Efendinin ya yanındasınızdır ya da karşısında. Ya taraf olursunuz ya bertaraf. Ara bir konum yoktur, mümkün değildir ve sizin durumu tersine döndürmeye yönelik çabalarınız başarısızlığa mahkumdur. Bu tabii çok ilginç bir durum: Histerik hastalarımda tespit ettiğim analizin etkilerinden birisi, en başlarda oldukça kudretli ve karizmatik görünen bu tip figürlerin zamanla bir komedi unsuruna dönüşmesi. Lacan’ın söylediği bir sözü hatırlatayım: “Kendinin kral olduğunu düşünen bir adam delidir ama kendinin kral olduğunu düşünen bir kral da ondan daha az deli değildir.” (2006, s. 139).
Az önce belirttiğim gibi efendi söyleminin en temel özelliklerinden birisi efendi söyleminde hareket eden failin kendisiyle özdeş bir fail olmasıdır, ya da daha doğru bir ifadeyle bunu iddia etmesidir. Burada hemen new-age spiritüalizmine ait söylemler ya da birtakım markaların reklam sloganları akla gelmelidir: içine dön, kendine inan, eğer inanırsan her şeyi başarabilirsin, sen buna değersin, just do it vs. Öz-yeterlilik ve self motivasyon gibi kişisel gelişimle ilişkili söylemler çağımızın öznesine kendi kendisinin efendisi olabileceğini vadeder. Çağımızın öznesinin sanki bir bilinçdışı ve fantezi dünyası yok gibidir.
Lacan 17. Seminer’de ısrarla efendi söyleminin fanteziyi dışladığını söyler, efendi söylemi özneye bir fantezi şekillendirme imkânı vermez (2007, s. 108). Söz konusu kişisel gelişim sloganları da bu kümeye dahildir: Eğer bir sorunun varsa bu yeterince kendine inanmadığın içindir, kendi kendini yeterince motive etmediğin ve güçsüz bıraktığın içindir. Bu söylemde tüm toplumsal antagonizmalar yok sayılır, birey tüm sorunlarından mutlak olarak sorumludur. O kendisinde bir açıklık bırakırsa, bilinçdışının ortaya çıkmasına yol açacak bir boşluk bırakırsa zayıflık göstermiş olur. Dolayısıyla bu söylem, bireyin kendisinin tümüyle farkında olduğu bir bilinç geliştirmesini, birbiriyle çelişen kısımlarını tek bir bütün olarak algılayabilmesi için sentez yapmasını ve zaman içinde değişmeyen bir “ben”, bir “kendilik” olarak kendini tanımlamasını öğütler. Efendi söylemi, farklı biçimlerde de olsa, modern toplumun tahakküm biçimlerinde hâlâ etkin bir rol oynamaktadır.
17. Seminer’de Lacan, efendinin gücünün, kendisini “kendi göstereniyle özdeş” olarak tanımlamasından kaynaklandığını vurgular (2007, s. 103). Bu yalınlık, efendinin, bilgiyi oluşturan gösterenlerin karmaşık ilişkileriyle meşgul olan köleye hızla müdahale etmesini mümkün kılar. “İşlerin yürümesini” isteyen bir arzu tarafından harekete geçirilen efendi, köleyi kendi isteklerine göre yönlendirir. Lacan’ın belirttiği gibi, bu bilgi “kölenin cebinden efendinin cebine aktarılmalıdır — tabii o zamanlar cepleri olduğunu varsayarsak” (2007, s. 22). Bu şekilde köle, yavaş yavaş bu bilgiden yoksun bırakılır, böylece bilgi efendinin bilgisine dönüşür. Bu süreç, önce klasik felsefenin, ardından da S₂’nin fail konumuna geçtiği üniversite söyleminin yolunu açar (2007, s. 104).
Efendinin Yeni Sureti: Üniversite Söylemi
Bu açıklamada Lacan, efendinin bilgiye doğrudan sahip olmadan bile bilgi üzerinde nasıl otorite kurduğunu ortaya koyar. Efendi, bilgiye sahip olan köleye hükmeder ve onu, bilgiyi kendi amaçları doğrultusunda kullanması için yönlendirir. Bu ilişki, bilginin kölenin elinden alınarak efendinin malı haline gelmesini sağlar ve bilgi, sonunda toplumsal bir hiyerarşi içinde kurumsallaşır. Bu dönüşüm, efendi söyleminden klasik felsefeye, oradan da üniversite söylemine geçişin temelini oluşturur. Lacan’ın en temel iddialarından birisi de günümüzde baskın olan söylemin efendi söylemi değil üniversite söylemi olduğudur.
Üniversite söyleminin kurucu yalanı, performatif boyutunu inkâr ederek, aslında güce dayalı bir politik kararı basit bir şekilde gerçeklerin nesnel bir yorumu olarak sunmasıdır. Üniversite söyleminde bilgi öznellikten arındırılır ve tarafsız, saf ve bilimsel bilgi olarak sunulur. Bunun en anlaşılır örneği ise ekonomiye ilişkin uygulamaların ve tasarrufların ideolojik bir arka plana değil de tümüyle bilimsel gerçeklere dayandığının iddia edilmesidir. Liberal ideolojinin çok temel bir ideolojik varsayımı görmezden gelinerek buna bilimsel bir veri olarak yaklaşılır ve kapitalist efendiler öyle istediği için değil, piyasa bu önlemleri zorunlu kıldığı için çeşitli tedbirler ve tasarruflar alınır. Ama ne hikmetse bu tasarruflar hep belirli bir kesimin çıkarına hizmet eder. Ya da demokrasi örneğimize dönersek, anayasa değişikliği Erdoğan ve temsil ettiği İslamcı ideoloji öyle istediği için değil demokrasi bunu gerektirdiği için gereklidir.
Dolayısıyla günümüzde efendi söylemi genellikle üniversite söylemi kılığına bürünür. Öznel arzuları olan efendiler yerine bilimin hizmetindeki “tarafsız” bilim insanları ve saygıdeğer entelektüeller vardır ve işler onlar öyle istediği için değil, öyle olması gerektiği için öyle olmalıdır. Ekonomik tasarruf tedbirleri canınızı yakabilir fakat piyasa şartları bunu gerektiriyordur. Piyasanın dayattığı zorunluluklar, bilimsel yöntemin mecbur kaldığı yaklaşım budur. Tüm bunlar bilimin dayattığı gerekliliklerdir, birilerinin değil. Yani yetki artık Tanrı’dan ya da soyluluktan gelmiyordur ama bu sefer de bilimin ve serbest piyasanın Ötekisinden geliyordur. Karşımızda kanlı canlı bir insan yerine veriler, performans ölçütleri ve çeşitli zorunluluklar listesi buluruz.
Efendiler Geri mi Dönüyor?
Özellikle son yıllara odaklandığımızda ise üniversite söyleminin zayıflamaya başladığını ve çeşitli efendilerin tekrar politik sahnede üstünlük kazanmaya başladıklarını görüyoruz: Putin, Erdoğan, Netanyahu, Meloni, Trump ve niceleri. Öyleyse şu soru ortaya çıkıyor: Eski efendiler geri mi dönüyor? Eski efendilerin geri dönüşü gibi görünen şey aslında üniversite söyleminin krize girmesidir. Üniversite söylemi, buyruğu “bilimsel zorunluluk” diye sunarak efendinin el koyduğu artı-değeri/artı-keyfi perdelemişti. Bugün bu perdenin oldukça zayıfladığını söyleyebiliriz. Bilimsel bilgiye duyulan güven azalıyor, kurumlar meşruiyet kaybediyor, tam da bu yüzden, kanlı-canlı efendiler yeniden sahneye çıkıyor. Bu açıdan baktığımızda Lacan’ın eninde sonunda dinin zafer kazanacağı yönündeki kehaneti pek de haksız görünmüyor (2013).
Çağımızın öznesinin karşı karşıya kaldığı belirsizlik sonucunda S1’e yönelik iştahının arttığını söyleyebiliriz. Çünkü S1, özneye bir yön, bir yönelim ve neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bir fikir verir. Bu talebi karşılayacağını vaat eden efendiler ise daima pusuda beklemektedir. Bazı özneler için bu rahatlatıcıdır fakat bedeli ağırdır: Antagonizmalar inkâr edilir, soru sormak hakaret sayılır, eleştiri “hainlik” olur.
Sonuç olarak, üniversite söyleminin teknik-bilimsel vaatlerinin azalan gücü, bizi tekrar efendinin keyfi iradesine teslim olmaya değil, belki de analistin söylemine kulak vermeye çağırmaktadır. Çünkü analistin söylemi, efendinin aksine, hakikati bir iktidar aracı olarak kullanmaz. Aksine, özneyi kendi bölünmüşlüğüyle, yani kendi arzusuyla yüzleşmeye davet eder. Belki de çağımızın öznesinin çıkış yolu, yeni bir efendiye biat etmek değil, ana-gösterenin eksikliğini ve bu eksikliğin yarattığı arzu alanını sahiplenmekte yatmaktadır.
Kaynaklar
Lacan, J. (1998). The seminar of Jacques Lacan, Book XI: The four fundamental concepts of psychoanalysis (A. Sheridan, Çev.; J.-A. Miller, Ed.). W. W. Norton & Company.
Lacan, J. (2006). Ecrits: The first complete edition in English (B. Fink, Çev.). W. W. Norton & Company.
Lacan, J. (2007). The seminar of Jacques Lacan, Book XVII: The other side of psychoanalysis (R. Grigg, Çev.; J.-A. Miller, Ed.). W. W. Norton & Company.
Lacan, J. (2013). The triumph of religion (B. Fink, Çev.). Polity. (Orijinal eserin yayın tarihi 2005).
